EKSEN

'Körfez Araplarının Trump'ın Yüzyılın Anlaşması'na öyle veya böyle desteği tarihsel anlamda özel bir ana denk düşüyor'

Dr. Selim Sezer'e göre Trump'ın 'Yüzyılın Anlaşması' İsrail'in Batı Şeria'yı ilhakına resmiyet sunuyor. Körfez'in plana destek vermelerini 'tarihsel açıdan önemli' bulan Sezer, uzun vadede Filistinlileri etkileme ihtimaline dikkat çekti. Hıristiyan ve seküler Filistinli nüfusu anımsatan Sezer, 'İslam davası' sunumunun İsrail'e yaradığı görüşünde.
Sitede oku

ABD Başkanı Donald Trump, damadı ve danışmanı Jared Kushner'in İsrail-Filistin çatışmasını çözmek iddiasıyla hazırladığı ve 'Yüzyılın Anlaşması' adını verdiği planı nihayet açıkladı.

İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ile kameraların karşısına çıkan Trump'ın 'gerçekçi' dediği plan, İsrail'in Batı Şeria'daki Ürdün Vadisi'ni resmen ilhakının yolunu açırken, Filistinlilere yatırım garantisi karşılığında dış sınırlarında kontrolü bulunmayan, askersiz bir 'devlet' sunuyor.

Filistinli mültecilerin geri dönüş haklarını içermeyen plan, İsrail'in Batı Şeria'daki yerleşim planlarını dört seneliğine sınırlandırıyor. Kudüs'ü İsrail'in 'bölünmez başkenti' olarak niteleyen planda, Gazze Şeridi ile tünel yahut köprü ile bağlantı öngörülüyor.

Filistin Yönetimi ve Hamas dahil siyasi hareketlerin sert tepki gösterdiği plan Arap dünyasını şimdiden bölmüş görünüyor. Bahreyn, BAE ve Umman Trump ile Netanyahu'nun toplantısına bizzat katılırken, Suudi Arabistan, Mısır, Katar gibi ülkeler planı 'incelemeye değer' bulduklarını duyurdular. Körfez Araplarının Filistinlilerin içinde bulunduğu ekonomik koşulları değiştirme konusunda kesenin ağzını açmaları halinde planın uzun vadede hayata geçirilme olasılığı merak konusu.

Kremlin’den 'Yüzyılın Anlaşması' ile ilgili açıklama: Henüz inceliyoruz
Diğer yandan plan, Trump'ın 2020 seçimi öncesi ABD'de İsrail lobisinin desteğini alması, Netanyahu'nun ise 2 Mart'ta İsrail'deki seçimde geçen seneki seçim 'mağlubiyetlerini' atlatması için bir nevi 'aygıta' dönüşmesi olasılığıyla da tartışılıyor.

'Yüzyılın Anlaşması' planı, Arap aleminin tepkileri ve uygulanma olasılıklarını İstanbul Gedik Üniversitesi'nden Dr. Selim Sezer ile konuştuk.

‘Batı Şeria’daki İsrail yerleşim birimlerinin resmen İsrail’e bağlanması ve ilhakı’

Dr. Selim Sezer'e göre, Trump'ın tek taraflı planı, Batı Şeria’daki yerleşim birimlerinin İsrail’e bağlanması ve ilhakın resmiyet kazanması anlamına geliyor. 'Yüzyılın Anlaşması' planının 1993 Oslo planının bile gerisine düştüğü görüşünü dile getiren Sezer, bu kez Arap ülkelerinin de mali desteğini alarak ekonomik olarak zorda bulunan Filistin Yönetimi'ne planı kabul ettirme girişiminin söz konusu olabileceğini belirtti. Trump'ın daha önce Kudüs'ü İsrail'in başkenti tanıması, ABD elçiliğini oraya taşıması ve Golan Tepeleri'nin işgalini tanıması gibi adımlar attığını anımsatan Sezer, son planla İsrail hükümetinin istediklerini almış göründüğünü ekledi:

“Netanyahu hükümetinin şu anda devam edip edemeyeceğini bilmiyoruz, 3. defa seçime gidilecek ve Gantz’ın kazanma ihtimali de var. Ancak her durumda benzer yönelimlere de sahip bir hükümetin oluşacağını düşünecek olursak uzun zamandan beri Batı Şeria’da İsrail hakimiyetini kurmak ya da resmileştirmek yönünde birtakım yönelimleri zaten mevcuttu. Bu Yüzyılın Anlaşması olarak sunulan plana baktığımız zaman buradaki en belirgin ve somut kısmı Batı Şeria’daki İsrail yerleşim birimlerinin resmen İsrail’e bağlanması ve ilhakı anlamına geliyor. Aslında Trump’ın Yüzyılın Anlaşması metniyle birlikte bir anlamda Netanyahu’ya bu yönde yeşil ışık yaktığını söyleyebiliriz. Filistinlilerin normal koşullarda bunu kabul etmesi beklenebilir bir şey olmadığından, 1993 Oslo Anlaşmasından bile çok daha geri koşullara denk düştüğünden kendiliğinden böyle bir planı ya da yönelimi kabul etmeleri mümkün olmadığından ve Filistinlilerin çok uzun zamandan beri ciddi ekonomik zorluklar içerisinde yaşadıkları da bilindiğinden böyle bir denklem kurulmuş olabilir. Biz Körfez ülkelerinin de desteğini alarak hatta onların mali kısmının daha fazla sorumluluk almasını sağlayarak Filistinlilerin şu anda içinde bulunduğu hem Gazze’de hem Batı Şeria’daki mali sorunları bu şekilde ortadan kaldırmayı vadederek karşılığında Batı Şeria ilhakının kabul ettirelim diye bir yönelim içerisine girmiş olabilirler. Son birkaç yıldan beri Trump hükümetinin Netanyahu’ya tam destek verdiğini düşündüğümüzde, yardımların kesilmesinden tutalım Golan Tepeleri’ndeki İsrail’e ilhakın tanınmasına kadar bir dizi atılmış. En başta Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanımlanması ve büyükelçinin oraya taşınmasıyla birlikte. Dolayısıyla devam eden bir sürecin son halkası olmuş oldu. Büyük ölçüde İsrail hükümeti istediğini almış görünüyor. Bu Filistinlilerin içinde bulunduğu mali durumlarda buna zemin sağlamış oldu.”

Filistin lideri Abbas: 'Yüzyılın Anlaşması'na karşı çıkıyoruz, halkımız bu planı tarihin çöplüğüne atacak
‘Tarihsel açıdan önemli bir an, Körfez Arapları bu kez şu veya bu biçimde sürece destek’

Sezer'e göre 'tarihsel açıdan önemli ve enteresan bir ana tanıklık ediliyor'. İsrail'in Araplarla 1948'den bu yana verdiği üç savaşta Suudi Arabistan'ın aralarında bulunduğu pek çok Körfez ülkesinin petrol üreticisi gücünü kullanarak devreye girdiğini anımsatan Sezer, bugün ise Suudilerin yanı sıra Bahreyn, BAE, Kuveyt ve hatta Katar'ın süreci şu veya bu biçimde destek verdiklerini belirtti. Körfez ülkelerinin Filiszin İhvanı Hamas'ın Katar ile ilişkilerinde olduğu gibi Filistinli siyasi gruplar üzerinde etkileri bulunduğunu vurgulayan Sezer, kısa vadede olmasa dahi Körfez hattının alacağı pozisyonun süreci etkileyebileceğine dikkat çekti:

“Körfez ülkelerinin burada belli bir ağırlığı var. Tarihsel açıdan önemli ve enteresan bir ana da tanıklık ediyoruz. Üç Arap-İsrail savaşından bir tanesi olan 1973’teki Yom Kippur savaşında Suudi Arabistan’ın da aralarında bulunduğu pek çok Körfez ülkesi İsrail’e destek veren ülkelere petrol ambargosu uygulamış. Hem onlara hem de beraberinde aslında bütün dünyayı ekonomik krize sokmuştu. O döneme tanık olmuş kişilerin hala hayatta olduğunu düşünecek olursak, çok uzak bir geçmişten de bahsetmiyoruz. 40 küsur yılın sonunda gelinen noktada geçen seneki Manama Çalıştayı’nda somut olarak ortaya konulduğu üzere Körfez ülkeleri en başta Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri yanı sıra Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar hatta bu sürece bu veya şu şekilde destek veriyor. Bu kendi başına tarihsel anlamda özel bir ana denk düştüğü gibi süreç üzerinde ne kadar etkisi olabilir diye düşündüğümüzde bence şuradan ölçülebilir. Körfez ülkelerinin Filistin’deki siyasi gruplar veya siyasi karar alım merkezleri üzerindeki etkisi üzerinden ölçebiliriz bunu. Sonuçta birtakım Arap ülkelerinin kendi başına girdiği yönelimler doğrudan doğruya Filistinlilerin tercihleri ve yönelimlerini normal koşullarda etkilemeyebilir. Bu önümüzdeki süreçlerde, günlerde, haftalarda aylarda hatta bölge ülkelerinin alacağı pozisyon ve bunların aslında Filistin siyaseti üzerindeki etkisi daha belirleyici ya da somut tabloyu ortaya koyacak bir şey olabilir. Burada Katar özellikle daha ilginç bir noktada duruyor. İstikrara, barışa çözüm bulacak girişimleri destekliyoruz şeklinde aslında bu plana desteklerini açıkladıklarını görmüş olduk. Bilindiği üzere Filistin’deki şu an en büyük iki siyasi gruptan Hamas’ın hem mali hem de siyasi yönden en büyük destekçilerinden bir tanesi olan ülke Katar’dan bahsediyoruz. Siyasi gruplar ve karar alım merkezleri üzerindeki etkilerine bakalım derken buna benzer şeyleri işaret etmeye çalıştım."

'İran, Türkiye gibi ülkeler farklı ama...'

Selim Sezer bölgenin Körfez Arap ülkelerinden ibaret olmadığını da belirterek İran başta olmak üzere Türkiye gibi ülkelerin de Filistin'in tarafında yer alır göründüklerini anımsattı. Sezer, Körfez'in Filistin siyaseti üzerinde etkisinin zaman içinde görüleceğini belirtirken, düşük bir ihtimal bile olsa tutumlarının Filistinlileri plana açık kılabileceğini de söyledi:

"Sadece bu ülkelerden ibaret değil tabii ki bölge ülkeleri, İran başta olmak üzere pek çok başka etkisi ağır olan pek çok başka ülke var. Türkiye şu ana kadar dışişleri düzeyinde planın karşısında yer aldığını söylüyordu. Ancak bölge ülkelerinin önemlice bir kısmının şu veya bu düzeyde destek veriyor olması bunlardan bazılarının aynı zamanda Filistin’deki gruplar üzerinde etkisi olması bir ihtimal de olsa Filistinlilerin rıza göstermesini beklemeyeceği bir planın hayata geçirilmesinde dolaylı ya da uzun vadeli etki de yaratabilir diye düşünüyorum. Eğer çeşitli bölge ülkeleri bir biçimde nüfuz alanı oluşturabiliyorlarsa Filistin siyaseti üzerinde aynı zamanda planı destekleme yoluna giriyorlarsa hemen, doğrudan değilse bile orta vadede, uzun vadede ve dolaylı olarak Filistinlilerin plana açık şekilde hareket etmesine sebep olabilir. Bu görece düşük bir ihtimal de olsa gerçek bir ihtimaldir.”

‘Filistin nüfusunun yüzde 20'si Hıristiyan, Müslüman kesimde sekülerler de çok ama...'

'Yüzyılın Anlaşması' planını eleştiren ülkelerin bir kısmı Filistin'in İslam medeniyetine ait olduğunu öne sürerken, Selim Sezer, devletlerin meseleye kendi ideolojik tercihleriyle baktıklarını söyledi. Filistin nüfusunun yüzde 20'sini Hıristiyanların oluşturduğunu, Müslüman nüfusta da hatırı sayılır bir seküler kesim olduğunu anımsatan Sezer, 1980'lere kadar seküler olan 'ulusal direnişin' de zamanla dini faktörünün arttığını kaydetti. İsrail'in siyonizminin de seküler milliyetçiliğin ürünü olmasına karşın dini bir söylem üzerinde geliştiğini anlatan Sezer, krizin 'din çatışması' olarak sunulmasının İsrail yönetiminin de işine geldiği görüşünü aktardı. Sezer, bazı Müslüman nüfuslü ülkelerin yönetimlerinin Filistin davasını 'İslam davası' olarak sunmalarının İsrail'in de işine geldiğini belirtti:

“Çeşitli devletlerin hem kendi ideolojik tercihleri doğrultusunda bu tür söylemler geliştirilebiliyor. Hem de 1970’lerin sonlarından itibaren aslında yavaş yavaş yükselen söylemler olduğunu düşünme gerekir. Daha öncesindeki dönemlerde zaten ulusal hareketleri de daha çok sol veya seküler karakterlere sahip olan hareketlerdi. 80’lerden itibaren ve devrimin de yarattığı ideolojik atmosfer ve etkiyle de birlikte hem Filistin içerisindeki birtakım İslami unsurların güçlenmeye başladığını hem de bölgedeki daha farklı birtakım siyasi aktörlerin, devletlerin de dini söylemleri daha faza öne çıkarmaya çalıştığını görüyoruz. Hamas’ın da şu andaki pozisyonu ve en önemli gruplardan biri olması nedeniyle daha fazla öne çıkan grup olmasına sebep oluyor. Birincisi Filistin nüfusunun yüzde 20 kadarı Hristiyan, aynı zamanda Müslüman olanların da genişçe bir kısmı seküler. Filistin toplumu aslında bölgedeki en laik toplumlardan bir tanesidir yaşam tarzı, tercihler anlamında. Kendi içinde seküler siyasi hareketler de geliştirmiş, bunlar da varlığını sürdüren gruplar aynı zamanda. Aslında İsrail’in de tam istediği şeylerden bir tanesi zaten kurucu ideolojisi olan Siyonizm her ne kadar kendisi de 19. Yüzyılın seküler milliyetçiliğin ürünü olsa da bir dini söylem üzerinde aynı zamanda geliştiği için buradaki çatışmayı hep bir din çatışması olarak lanse etmeyi zaten tercih etmiştir. Kendisinin istediği tam da dünyada bu şekilde algılanması olmuştur. Dolayısıyla dini söylem üzerinden sürekli meselenin yürütülmesi başka meselelerin arka plana atılması sağlanmıştır. O zaman Müslüman ülkeleri İsrail’in istediğini yapmış oluyor. Son tahlilde ucu buraya varıyor."

Filistin Devlet Başkanı Abbas ile Hamas lideri Heniyye 'Yüzyılın Anlaşması'na karşı koordinasyonu sürdürecek
'İsrail de geri dönüş iddiası üzerine kurulu olduğu için çözümde mülteciler ve mülksüzleşme bulunmalı'

Diğer yandan Sezer 1990'larda geliştirilen 'iki devletli çözüm' yönteminin aslında başarısız olduğu bir dönemden geçildiğini belirtirken, yeni formüller ve projelerin tartışılması gerektiğine dikkat çekti. 'Tek devlet altında eşit vatandaşlık' yahut '1967 sınırlarında iki halkın karşılıklı eşit vatandaşlık alacakları şekilde yerlerinde kalacakları iki devletli' formüller olabileceğini belirten Sezer, Filistin ve İsrail arasında karşılıklı müzakereye dayanan çözüm perspektifleri geliştirilmesi gerektiğini kaydetti. Sezer İsrail'in de 'geri dönüş iddiası' üzerine kurulu olduğu bir yapı söz konusuyken, bulunacak formülün mutlak olarak mülteciler ve mülksüzleşme meselesini çözmesi gerektiğini ekledi:

"1990’larda geliştirilen iki devletli çözüm yönteminin de aslında başarısız olduğu hatta çöktüğü bir dönemin de içinden geçtiğini dikkate alarak her durumda yeni formüllerin yeni projelerin tartışılabilir hale gelmesi gerekiyor. Birkaç farklı şey olabilir. Bir tanesi sıklıkla dillendirilen ve benim şahsi olarak da en makbul olarak gördüğüm sözüm aslında 1948’e kadar ki Britanya mandası dönemindeki toprakları üzerinde tek bir demokratik devletin kurulması, burada Arap ve Yahudilerin de tam bir devlet şeklinde gerçekleştirmesi olacaktır. Bunun daha farklı biçimleri olabilir, örneğin 1967 sınırlarında iki devletli çözüm gibi ama İsrail tarafında kalacak olan Arapların orada kalması, Batı Şeria’da kalacak Yahudilerin de Yahudi olarak orada kalması ama aynı zamanda herhangi bir ayrıcalık ya da hak yoksunluğuna sahip olmayacak eşit yurttaşlar olarak orada bulunması gibi farklı formüller olabilir. Burada iki şey kritik bence. Birincisi, birtakım temel ve can yakıcı meseleler örneğin 1948’den beri mülksüzleşme ya da bölgenin geri kalanına yayılmış milyonlarca mülteci gibi can alıcı meselelerin herhangi bir şekilde çözüm hedefi olarak gündeme getirilmediği bir noktada kalıcı bir proje geliştirilmesi mümkün olmayacaktır. İsrail’in kendisi de bu iddia üzerinden kuruldu. 2000 yıl önce aslında biz burada yaşıyorduk diye, ‘geri dönüş’ iddiası üzerinden de kendisinin kurulduğunu dikkate almak gerekirse, aynı zamanda bir mülksüzleşme meselesi de yani hukuki yönden de birtakım arazilere, evlere el konulmuş olması ve bunların belgelendirilebilir olması gibi şeyleri dikkate aldığımızda bu meselelerin mutlaka çözüm parçalarının bir parçası olması gerekir. Esas mesele tarafların karşılıklı olarak konuşacağı ve müzakere edeceği bir plan olması gerekir. Yüzyılın Anlaşması olarak adlandırılan şeyin en tuhaf tarafı tek merkezli olarak, bu tek merkezin de aslında çatışmanın dışındaki bir unsur hatta 90’lardaki Oslo sürecinde de arabulucu rolü oynamaya çalışan ABD tarafından tek taraflı olarak dayatılması aynı zamanda İsrail’in desteklediği ve Filistinlilerin içeriğinden bile haberdar edilmemesi gibi bir durumdan bahsediyoruz. Dolayısıyla mutlaka can alıcı meseleleri dikkate alan ve karşılıklı müzakereye dayanan çözüm perspektifleri ancak geliştirebilir. Şu tür yorumlar da yapılıyor, Filistinlilerin bunu zaten kabul etmeyeceği baştan düşünülüyordu gibi. Bu bir tür pazarlık alanı olarak da açıldığını ‘deal of the century’ diyorlar, biz bunu bu şekilde ortaya attık, önümüzdeki yıllarda da bunun üzerinden pazarlık götürülecek gibi bir yaklaşım içerisinde olabilirler. Dolayısıyla ancak uzun vadede sonuçları görebiliriz diye düşünüyorum.”

Yorum yaz