EKSEN

‘Türkiye göç konusunda ilk defa entegrasyon sorunuyla karşı karşıya’

Metin Çorabatır’a göre önemli olan göçü önlemek değil, yasal yolları açık tutarak düzenli bir hale getirmek. Pek çok ülkenin göç olayını güvenliklerine tehdit algılamaya başladıklarına dikkat çeken Çorabatır, göçün ülkelere ekonomik ve toplumsal zenginlik de getirdiğinin unutulduğunu söyledi.
Sitede oku

BM Göç Paktı'nı 164 ülke kabul etti
Fas'ın Marakeş kentinde biraraya gelen 150'den fazla ülke, göç sorununa küresel ölçekte çözüm bulmak için Birleşmiş Milletler (BM) tarafından hazırlanan "Güvenli, Kontrollu ve Düzenli Göç İçin Küresel Göçmen Paktı'nı" kabul etti. Göçmen karşıtı ülkelerin egemenlik haklarına vurgu yaparak eleştirdiği pakta, bağlayıcılığı olmasa da, ABD ve AB ülkelerinin bir bölümünün de içinde olduğu 15 kadar ülke karşı çıkıyor. Paktın ‘nefret suçunun' tanımını göçmen ve sığınmacıları eleştirmeyi de dahil edecek şekilde genişleşmesi de bir başka tartışma konusu.

BM Küresel Göçmen Paktını, İltica ve Göç Araştırma Merkezi (İGAM) Başkanı Metin Çorabatır ile konuştuk.

‘GÖÇMENLERLE İLGİLİ İLK DEFA BİR ORTAK GİRİŞİM'

Metin Çorabatır, imzalanan paktın göçmenlerle ilgili ilk kez bir ortak girişim olduğunu vurguladı. 2016'dan itibaren ortaya iki küresel mutabakat konulması fikri çıktığını bunlardan birisinin mültecilerle diğerinin ise göçmenlerin güvenli hareketleriyle ilgili olduğunu belirten Çorabatır, yeni onaylanan da bu ikincisi olduğunu belirtti. Göçmenlere yönelik Amerika ve Avrupa'da son dönemdeki olumsuz tutumların işleri zorlaştırdığını anımsatan Çorabatır, ortak hareket etmeyi hedefleyen devletlerin ortaya bir niyet beyanı koymalarının olumlu bir gelişme olduğunun altını çizdi:

'Küresel Göç Mutabakatı ülkelerin sınırlarını ellerinden almıyor'
"Göç ve mülteciler konusunda atılacak her olumlu adımın hayırlı olduğuna inanıyorum. Biraz geriye gitmemiz lazım. Bu süreç mültecilerle ilgili bir küresel mutabakat bir de göçmenlerin düzenli, güvenli mültecilik akımı konusundaki bir küresel mutabakat konusunda adımlar 2016 yılında atıldı. O zaman Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'na katılan dünya liderleri Birleşmiş Milletler'e ve uluslararası topluma bir görev verişler. İki tane küresel mutabakat hazırlanması konusunda, birisi mültecilerle ilgili küresel mutabakat hazırlanması diğeri de göçmenlerin güvenli hareketleriyle ilgili mutabakat sağlanmasıydı. Mültecilerle ilgili mutabakatı ev sahiplerine ve koordinasyon görevine bu alanın örgütü olan Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği'ne verdiler. Fakat göçmenlerle ilgili böyle bir yapı yok uluslararası toplumda. Dolayısıyla onu ülkelerarası görüşmelerle göçmen mutabakatı hazırlandı. Bu çerçevede bakmak lazım. İki yıl içinde yani bu yıl imzalanması gerekiyordu. Mültecilerle ilgili mutabakat daha rahat gitti. Orada zaten belli bir yapı var 1951 Cenevre Sözleşmesi ile oluşan. Ama göçmenlerle ilgili ilk defa böyle bir ortak hareket platformu oluşturma girişimi oldu. Buna da dünyada özellikle 2015-2016 yılında Avrupa'da, Amerika'da göçmenlere karşı yoğunlaşan davranışlar sonucunda biraz daha zor gitti. Her iki metin de hem mülteciler hem de göçmenlerle ilgili küresel mutabakat bağlayıcı birer belge değil, uluslararası anlaşma değil. Fakat ülkelerin bugün karşılaştığımız koordinasyon sorunları, mültecilerin denizde boğulması, karşılaştıkları sorunlar dikkate alındığında daha ortak hareket etmeyi hedefleyen devletlerin birer niyet beyanıydı. Her iki mutabakatın da ağlayıcı olmaması dikkate alınması gereken bir gerçek ama ileriye doğru bir adımdı. Göçmen konusunda elimizde hiçbir uluslararası belge yok. bağlayıcı olmayan da olsa bir belge olması önemliydi. Genelde bu düzensiz göçmen dediğimiz belli bir belgesi olmadan ülke sınırlarını aşıp başka bir ülkeye giden insanlara bir kere insana olarak bakılması gerektiğini, onların bu hareketlerini önleyecek tedbirler alınırken insan hakları ilkelerinden hareket edilmesi gerektiğini vurgulayan bir belgeydi. Zaten sorun burada acıkıyor. Birçok ülke bu göç olayını birinci derece ülkelerinin güvenliğine tehdit olarak görmeye başladılar. Bu imzalamayan hatta Marakeş'teki toplantıya katılmayan çok ülke var. Bunlar ‘Bizim ulusal egemenliğimize karşı ifadeler kullanılıyor' diyor. Bu tür metinler uzlaşma metni. Ama bu ülkeler tamamen mülteci/göçmen karşıtı tavır içinde oldukları için şöyle bir korku var. Bu mutabakattan hareketle uluslararası bir göçmen anlaşmasına kayılabilir. Göçmenlerin yönetimi konusunda tamamen ülke sınırları içinde kendi ellerinde tutmak istiyorlar."

‘MÜLTECİLERDE GELİŞECEK RADİKALİZMİN ÖNLENMESİ İÇİN PROJELER ÜRETİLMELİ'

Çorabatır mültecilerin hayati tehlike nedeniyle mecburen hareket halinde olan insanlar olduğunu ve ülkelerin kapılarını açmak sorumluluğu bulunduğunu söylerken, ortaya çıkan ‘kültür savaşları' mefhumunun gerçek olduğu ve ‘radikalizm riski' bulunduğunu da teslim etti. Tüm bunların ilacının entegrasyon politikaları olduğunu belirten Çorabatır, göçmenlerin gittikleri ülkelere sadece yük getirmedikleri ekonomiye ve topluma zenginlik kattığını da savundu:

BM: 2019'da 250 bin Suriyeli ülkesine dönebilir
''Zaten bu mutabakatlar bir formül bulmayı amaçlıyor. Mülteciler hayatları tehlikede olduğu için mecburen gelen insanlar. Onun için ülkelerin sorumluluğu var kapılarını açmak konusunda. Mülteci sayısı da oldukça yüksek. Düzensiz göçmenlerde de şu var. Bu bahsettiğimiz çatışmalar münferit savaşlardır ve onlar neticede entegrasyon politikaların uygulanmaması neticesinde oluyor. Elbette kendi kültürlerini getirecekler. Asimilasyondan bahsetmiyoruz entegrasyon dediğimiz zaman. Bir insanın o ülkeye adım attığı zaman geçmişini, kültürünü bırakması söz konusu olamaz. Ama kültürlerin çatışmasını önleyecek, yeni geldiği ülkenin hayatına bir şekilde, minimum düzeyde oradaki kurallara uyacak. Saldırı diye bir şey söz konusu olamaz. Şiddet kullanılamaz. Ama radikalleşme riski, kendi genç nesillerin özellikle kimliklerini kaybetmeleri gibi faktörler ortaya çıkıyor. Radikalizmin önlenmesi için birçok proje ve program uygulanması lazım. Burada yetersiz kalınıyor. Devletler bu konuda isteksiz davranmamalı. Bu ülkeye girmiş kişilerle ilgili. Artık genelde mültecilerle göçmenler aynı araçlarla geliyorlar. Botları batarsa birlikte batıyor. Sığınma hakkını kullanmak isteyen insanlara kapılar kapanıyor bu göçmen mücadelesi çerçevesinde. Neticede bu insanların hepsi ister mülteci olsun ister düzensiz göçmen olsun insan. Biz söz toplumu olarak insana hakları temelli yaklaşamazsak bu kültürel uçurumlar yükselir. Ama bunun çözümü insan haklarına dayalı çözümler aramak. Göçmenler sadece yük getirmiyor, geldikleri ülkenin ekonomisine toplumuna zenginlikler getiriyorlar."

‘ÖNEMLİ OLAN YASAL GÖÇ YOLLARINI AÇIK TUTMAK'

Göçmen Paktı'nda nefret suçu tanımının göçmenlerle ilgili eleştirileri de kapsayacak şekilde genişletilmesinin eleştiri konusu olduğu anımsatıldığında, Çorabatır sosyal medyada nefret söyleminin yanıltıcı bilgiler eşliğinde giderek artmasına dikkat çekti. Ülkelerin ülke sınırlarını ve kendi toplumlarını korumalarının meşru hakları olduğunu belirten Çorabatır insan hakları kavramının en önemli rehber olması gerektiğini vurguladı:

Göçmen Paktı'nı imzalamayan Şili: Göç insan hakkı olsaydı, sınırları olmayan bir dünyada yaşardık
"Mülteci ve göç hareketleri konusunda inanılmaz bir dezenformasyon, yanlış bilgi, kasıtlı bilgi ve nefret söylemine kadar varan, şiddete varan bir söylemden bahsediyoruz. Bu özellikle radikal partilerin kullandığı ifadeler. Bunlar toplumsal algıları olumsuz yönde etkiliyor. Bugün turizm denen bir olay var. Milyonlarca insan başka ülkelere gidiyor. Önemli olan göçü önlemek değil, düzenli bir hale getirmek. Yasal göç yollarını açık tutmak. Ülkesindeki çevre sorunları, fakirlik gibi faktörleri dikkate alarak bir kere menşei ülkelerine anavatanlarını düzeltecek kalkınma yatırımları yapılması lazım. Uluslararası toplumun kaynaklarının nerelere gittiğine baktığımızda mülteciliğe yol açan olayların ana sebeplerini ortadan kaldırmaya yönelik yatırımlar çok daha az. Onu kapıda önlemeye yönelik masraflar çok daha yüksek. Ülkesinin veya uluslararası toplumun göç politikalarını eleştirebilirsiniz veya övebilirsiniz. Ama bunu direkt olarak göçmene/mülteciye bir saldırı maksatlı gerçek olmayan bilgilerden kaynaklanan ve sistemli bir şekilde kendisini güvenliğe bir tehdit gibi gösterme, ‘benim kültürümü yok edecekler, işgal edecekler, kaçaklar' demek. Suçluluğu bunlar yükseltiyor. Geçen yılbaşında da birkaç olay oldu. Ama bunun dışında o ülkenin kendi vatandaşlarının karıştığı şiddet olayları yok mu, aynı şekilde Türkiye'de de oluyor. Büyük toplumlarda, büyük nüfuslar içinde suç işleyen her kesimden insan olabilir. Eğitim önemli, kültürel formasyonlar önemli, atılacak çok adım var. Bu adımlar atılmadan bu insanlar dışarı çıksın, kötülük getiriyorlar dediğimiz zaman sınırlara duvarlar örüyoruz. Sığınma hakkını kullanmak isteyen, zulümden kaçan insanlar da maalesef bu duvarlara takılıyor. Dolayısıyla bir kere insan hakları kavramları burada en önemli rehber olmalı. Ülkelerin sınırlarını koruması, kendi toplumlarını korumaları kendi meşru hakları. Ama bunu yaparken göçü zaten yüzde yüz önleyemezsiniz. Göç ayrıca önlenmesi gereken bir olgu da değil, bir zenginlik, hareket getiriyor. Önemli olan bunu halk temelli olarak iyi yönetebilmek."

‘TÜRKİYE İLK DEFA BİR ENTEGRASYON SORUNUYLA KARŞI KARŞIYA'

Çorabatır'a göre, Türkiye ilk kez bir entegrasyon sorunuyla karşı karşıya. Türkiye'nin Suriye deneyimiyle yeni yeni öğrenmeye başladığını söyleyen Çorabatır, sorunların çözümünde mültecilerin de dinlenmesiyle ortak akıl oluşturulmasının önemine dikkat çekti:

İçişleri Bakanı Soylu, Türkiye'deki Suriyelilerin sayısını açıkladı
"İtalya'nın şikayetlerinin çoğu Avrupa Birliği içindeki güç paylaşımından kaynaklanıyor. Giriş noktası olduğu için Avrupa'dan gelenler açısından Avrupa Birliği içinde adil bir güç mekanizmasını oluşturmaması İtalya'yı sıkıştırıyor. Türkiye büyük bir fedakârlık yaptı, uluslararası sorumluluğunu yerine getirerek. 4 milyon insanı şu anda barındırıyor, bunun getirdiği toplumsal sıkıntılar var. Bir yandan da Türkiye'nin entegrasyon konusunda hiçbir tecrübesi, birikimi yok. çünkü Türkiye'deki sığınma sistemi öteden beri geçici nitelikte. Türkiye'nin uluslararası sözleşmelere koyduğu coğrafi kısıtlama nedeniyle gelen insanlar hep Birleşmiş Milletler tarafından üçüncü ülkelere yerleştiriliyordu. Bugün artık bu yerleştirme kanalları kapatıldı. 4 milyon insanı hiçbir ülke almıyor. Dolayısıyla ilk defa Türkiye bir entegrasyon sorunuyla karşı karşıya. Buna ne kamu ne sivil toplum ne Türkiye'deki Birleşmiş Milletler temsilcileri hazır. Yeni öğreniyoruz. Ancak bu krizin 7. senesinde entegrasyondan bahsediyoruz. Hala entegrasyon lafını resmi olarak kullanmıyoruz, uyum diyoruz. Bu sıkıntıların hepsi samimi sıkıntılar. Hatay'da şurada burada bir yer kaybettim, gidemiyorum diyen arkadaşlarımız oluyor. Bunların giderilebilir. Yönetimsel bir sorun bu. İyi entegrasyon yaptığımız zaman çözülecektir. Belli illerde bu insanların yoğunlaşmasını önlemek lazım. Hareket serbestileri sınırlı. Birçok boyutu var. İyi bir entegrasyon politikasıyla hem kendi ulusal kimliklerini muhafaza edebilirler hem de Türk toplumuna verdikleri sorunları sosyal ve kültürel yükü hafifletebilirler. Biz mültecilerle de çalışıyoruz. Ucuz emek ihtiyacını karşılıyor. Onun da doğru boyutu var. Ama çalışma yasalarının kapsamına alırsanız bütün sorunlar derece derece giderilebilir. Tabii zor bir sorun, çağımızın sorunu, elimizde sihirli bir değnek yok. Ama önemli olan yasal düzenlemeleri yapmak, mülteci ve göçmenleri dinlemek, onların da karar mekanizmalarında çözüm önerilerinde bulunmalarına yardım etmek, hep birlikte yeni bir ortak akıl oluşturmak. Bugün uluslararası toplumun karşısındaki görev bu. Bu mutabakatlar da bu yönde atılan adımlardı. Ama Macaristan, Çekya, Polonya, Amerika'da giderek artan popülist göçmen karşıtı söylemler maalesef bu aklıselimi kaybetmemize yol açıyor."

Yorum yaz